Arkamdakilere nasihat...



Siz siz olun milletin ağız kokusunu çekmeyeceğiniz bir iş kurun kendinize. Güçlü olun.

Hayat emeğin karşılığını artık vermiyor. Ama siz verin… 

Çalışanlarınızın ne kadar emek harcadığını, ne kadar çalıştığını, kendini işine ne kadar verdiğini takip edin. Çalışanlarınızı mutlu ederseniz onlarda sizi mutlu eder. Çalışmaya zorunlu olan insanın üzerinden, emeğinin gerçek karşılığını vermeyerek onu çalıştırmak emek hırsızlığıdır. Hırsız olmayın. 

Hak yemeyin, emek çalmayın, adaletli olun, adaletli olmak için korkmayın. 

Bir gün belki paranız biter, ama onurunuzda bitmişse, hayatta biter…

Hayal, hayallerim, Ali İsmail'in Hayalleri?

Şuan otobüsle İzmir'den İstanbul'a giderken üniversite yıllarında yaptığım sayısız otobüs yolculukları aklıma geldi. İstanbul-Ankara arasını kaç kez gittim kim bilir.

Yolculuklarımda unutamadığım, yada beni en çok etkileyen olay 1999 Gölcük Depremi sonrasında otoban kenarına kurulan çadırkent'ler. Yıllarca her yolculuğumda yanından geçtiğim ve seyretmekten başka hiçbir şey yapamadığım acı alanları.

Diğer bir aklımda kalan ise Bolu Dağı’nda verilen molalar. Neredeyse her mola aklımda poster. O kadar çok sevdim ki o dağda, ormanın içinde biraz durabilmeyi.

Yolculuklarımdan aklımda kalan diğer bir durumda hayallerim. Hayallerime yön verende hep kulağımdaki müzik.Bu yazıyı da aslında yine hayal üzerine yazıyorum. Kulağımda yine müzik ama hayal yerine gözümde daha çok uyku. Hayal kurmak yerine uyumanın daha kolay geldiği yaşta yada hayat yorgunluğundayım.

Hayatım, gerçekleştiremediğim hayallerimle dolu. Ama bu mutsuz olduğum anlamına kesinlikle gelmiyor. Aslında tam da tersine hayata daha güçlü bağlar insanı hayaller. İlla da gerçekleşmesi gerekmez. Hayallerde gerçekler kadar güzeldir.

İstanbul-Ankara arası yolculuklarımda kurduğum en büyük hayalde neydi biliyor musunuz? Yine yolculuk...
Bir organizasyon hayal ederdim kulağımdaki müziklerin etkisiyle. Bir otobüs. O otobüsü dolduran ünlü müzisyen ve grupları. Organizasyonu benim ve arkadaşlarımın yaptığını, gönüllü bir turnede olduğumuzu, konserlerin doğuda olduğunu, gittiğimiz yerlerin otobüstekilerin daha önce konser vermediği yerler olduğunu hayal ederdim. Hatta organizasyonun çok etkili olduğunu ve büyük şehirlerden de gençlerin bu konserlere geldiğini, benim gibi insanların doğuda, daha önce hiç gitmediği ve bilmediği insanların yanına, saçma siyasetçilere inat bir araya geldiklerini hayal ederdim. Ve biliyordum ki barış istiyorsanız bu işi bırakmamanız gereken tek grup var, siyasetçiler...

Ne kadar da safça bir hayalmiş oysaki...

Safça da olsa güzeldi işte ve hayallerde gerçekler kadar güzeldi.
Bazen daha da güzel...

Ben Ali İsmail Korkmaz'ın yaşında, korkmadan hayal kurmaya başlamıştım... Onun hayallerini hayata geçirmesine izin vermediler...
Artık hayallerden bile korkuyorlar...

Not: 23 Ağustos gecesi "yolda" yazılmıştır.

Osmanlı'yı kim yıktı, peki Cumhuriyet?



Bir ülkenin başına gelebilecek en kötü şey kesinlikle cehalettir.

Yıllarca tarihi nefret ettirdiler her öğrenciye. Viyana kapılarına dayanmış Osmanlı Ordularını büyük bir gururla kitaplarda okuttular. Okutmadılar doğru tarihi, yorumlatmadılar. Cehalet çığ gibi büyüdü. Oysaki Osmanlı ne zaman başarılı oldu, sorgulamadılar. Osmanlının bilgiye önem verdiği zaman yükseldiğini, bağnazlık ve cehaletin olmadığı, İslam’ın araç değil ruhuna uygun şekilde yaşandığı zamanda yükseldiğini göstermediler, yorumlatmadılar. Fatih Sultan Mehmet’in Yavuz Sultan Selim’in dönemlerine bakın. Medreselerin bilim ürettiğini görürsünüz. Ne zaman ki Osmanlıda medreselere, yönetimlere Şeyhülislam fetvaları hakim oldu, bağnazlık ve bilgisizlik hakim oldu, işte Osmanlı o zaman yıkıldı. Kendi portresini gururla yaptıran padişahtan yüz yıllar sonra Osmanlı resmi günah saydı, haritalara bakmaya korktular, günah diye... Daha niceleri… Şimdi bazıları kalkmış televizyon ekranlarında Osmanlıyı yıkan Atatürk diye konuşmalar yapıyor. Kendi cehaletlerini duyuruyorlar, satıyorlar. Oysa ki Osmanlıyı yıkan Atatürk değildir, Osmanlının ta kendisidir, ki unutmasınlar Atatürk aslında bir Osmanlı paşasıdır.  

Yıl 1580... İstanbul Tophane'deki Rasathane top atışları ile yıkılıyor. Bütün aletler paramparça ediliyor, bilim adına ne varsa imha ediliyor. Rasathane'nin kurucusu Takiyüddin önünde ağlıyor, şeyhülislam ve halk zafer çığlıkları atıyor. Alın size Osmanlı'nın yıkılması... O toplar aslında Rasathaneyi değil, bilimi, ilmi, Osmanlıyı yıkmaya başladı.

Değişen ne...

Yaşananlar aynı, rejim farklı, hepsi bu...

Peki, Cumhuriyetin yıkılması için ülke rejiminin adının değişmesi gerekiyor mu?

Neden Eleştiremiyoruz?



Ülkemizde bir laf kalıbı var. “Tabi ki eleştiri olacak, ben eleştiriye her zaman açığım, ama eleştiri yapıcı olacak.” Bu ülkede yaşıyorsanız yüzlerce kez bu söyleme maruz kalıyorsunuz demektir.  Peki, hiç şunu duydunuz mu? Bu eleştiri gerçekten çok yerinde, “yapıcı”, bu eleştiriyi ciddiye alacağım! Ben duymadım, duyduysanız şanslısınız. 

Dün, Bogdan Tanjevic’in istifasının açıklanacağı basın toplantısı 2 saat sürdü. Toplantının belli bölümlerinde TBF Başkanı Turgay Demirel, A Milli Takım Menajeri Harun Erdenay ve Milli Takım kaptanı Hidayet Türkoğlu, öncelikle İbrahim Kutluay’a gönderme yaparak, “yapıcı olmayan” eleştirileri şikayet ettiler. 

Bu edilen şikayet ülkemizin bir hastalığı. Başarısızlığı net olanın sığındığı bir kapı.

İbrahim Kutluay eleştiri yapıyorsa işinin gereği yapıyor. Eğer bizim gördüğümüz yanlışları bize anlatmazsa işini kötü yapmış olan bir yorumcu olur. Asıl görevi olmasa bile, Hido’nun vurgu yaptığı “milli takım kaptanı” sıfatı yüzünden, yine eleştiri yapma hakkı vardır. Ne bekleniyordu? Takım çok iyiydi, attık ama girmedi, şanssızdık denmesini mi? Eleştiri yapanların ne söylenmesi isteniyor?

Üstelik bir de durum öyle bir noktaya geliyor ki, eleştiriler karşısında başarılı kariyerler anlatılıyor. Konu o sporcunun kariyeri yada takımın tarihi değil ki. 

Samimiyetle (Tanjevic’in dünkü toplantıda yapmaya çalıştığı gibi) hataların konuşulması neden kötü olsun? Neden o şapkayı önlerine koymazlar? 

Milli takım forması o, tabi ki çağrıldığınızda düşünmeden (maddi-manevi) geleceksiniz. Bunu defalarca dile getirmenin ne anlamı var? 

Çağırılıp da gelmeyeni rahat rahat konuştuğunuz gibi hak ettiği halde takımda olmayanların da konuşsanız… 

MOLA



Bir basketbol takımını anlamak için mola anlarına bakabilirsiniz. 

Koça inanmış, güvenmiş takımlarda molalarda konuşan bir otoriteyi görürsünüz. Koçu anlamaya çalışan, söylediği cümleyi bırakın kelimelere odaklanmış basketbolcuları görürsünüz. O takımın molasında koç konuşur, yardımcı antrenörler koçu izler, bir şeyler öğrenmeye çalışır, koçun görmediği önemli bir unsur varsa uyarır, bunu oyuncularda yapabilir. Takım olmak böyle bir durumdur ve takım görüntüyü bir araya gelindiğinde verir. 

Birde koça güveni kalmamış bir takım molasına bakın. Oyuncular gökyüzüne bakar, birbirleri ile konuşur, sularını içerler ve koç bir şeyler diyorsa arada sırada kafa sallarlar, dinliyormuşçasına. Mola bitiş kornasını duyduklarında koç konuşuyor olsa dahi yerlerinden kalkıp, başka noktalara bakarak sahaya girerler. 

Bugün amatör bir takıma gidin, daha ilk maçta, molalarda, oyun ve pozisyon anlatmak yerine “hadi aslanlarım” diyen antrenör görürseniz bilin ki, ilk maçın sonunda o oyuncular yöneticilere bu durumu aslan oldukları halde şikayet edeceklerdir. Bunun en başta ki nedeni bu durum karşısında maddi bir çıkarlarının olmamasıdır, yanlış olanı gözlemledikleri için bunu düzeltme istekleridir. Basketbolda en önemli unsurlardan biri konuşmaktır, doğru iletişimdir. 

Ben A Milli Basketbol takımımıza baktığımda konuşmayan bir takım görüyorum. Yüzlerinde mutsuzluk ifadesi, bazılarında milli formanın ağırlığı ile bireysel mücadele isteği… Ama ağızlar kapalı. Basketbolda saha içinde konuşmak “yardım” anlamına gelir. Ne saha içinde konuşuyorlar, ne molada koç konuşuyor. İletişim yok, koça inanç yok. Oyun tahtası olmayınca gözler apayrı yerlerde. Yeryüzünde board kullanmayan tek antrenör kaldı, Bogdan Tanjevic. 

Durum bu iken, o takımın adı da milli takımken, oyuncularımızın da amatör ruhlarına biran için bile olsa dönmeleri gerekmez mi? Yanlış düzenler, yanlış pozisyonda oynamalar… Bunların hepsi kendilerine de zarar veriyorken, neden konuşmazlar?

Önce Spor Kültürü



Bu saçmalıkları bu ülkede hep gördük, görmeye de devam ediyoruz. Etrafınıza bakın olimpiyat hakkında mantıklı bir açıklama yapan herkesi, neredeyse vatan hainliği ile suçlayacaklar. Olimpiyatın neden 5. Kez alınamadığı hakkında yorum yapmakta neden bir sıkıntı olsun. Herkesin kendi gibi düşünmeyenleri eleştirdiği ama eleştirinin ne anlama geldiğini bilmeyen bir ülkeyiz.
Bugün bir yerlerde spor namına bir köşesi olan, lafını söyleyebilecekleri bir platformu olan herkes olimpiyat adaylığı ve süreci ile ilgili yazılar yazıyor, söylemlerde bulunuyor. Bu işin nasıl olduğunu, adaylık sürecinin nasıl işlediğini bilmeden, daha önceki hiçbir adaylık sürecine göz atmadan sağdan soldan aldıkları bilgilerle, düşünmeden, kopyala yapıştır laflarla gündem yapıyorlar ve merak etmeyin yarın yine futbollarına geri dönecekler. Günün modası olimpiyatları İstanbul’a vermeyen komitenin tu kaka olması.
Bakın daha geçen sene aynı insanlar Londra olimpiyatlarında başarılı olamayan yüzücülerimize neler yazmışlardı, haksız yere onları başarısızlıkla suçlamışlardı. Hayatları boyunca yüzmeyi takip ediyormuş, bu ülkenin yüzme olanaklarını çok iyi biliyorlarmış gibi. Bir de sonra bakın atletizm başta olmak üzere bu ülkenin son 1 yıl yaşadığı doping skandalları ile, mesela “maddi manevi Hidayet Türkoğlu” ile ilgili bir kelime etmişler mi? Her söylemleri, her yazıları siyasi iken çıkıp bir de olimpiyatları İstanbul’un almamasını “siyasi” olarak niteliyorlar. O zaman oluşan bu durum bu ülke için bir siyasi başarısızlık mıdır? Elbette değildir ama sığ düşünceleri kendi içlerinde de çelişiyor.

Olimpiyatı almamanın birçok nedeni olabilir. Siyasi, doping, güvenlik, coğrafi, dini, altyapı, maddi… Ne olursa olsun benim gördüğüm Hasan Arat ve ekibinin hiçbir adaylık sürecinde olmadığı kadar bu ülkeyi iyi temsil etmiş olmaları ve bu sürecin devam etmesinin gerekliliği. Bu süreç içerisinde bence önce bir Dünya Atletizm ve Yüzme Şampiyonası istesek, alsak, buralarda organizasyon antrenmanı yapsak fena olmaz mı?
Bu ülkenin spor alanında ki en büyük sorunu, bu ülkenin bir “spor kültürü” olmamasıdır. Önce bunun bilincine varalım. Tanıl Bora 05 Eylül 2013 günü Radikal gazetesinde ki köşesinde yazdığı “bize göre bir şey değil” yazısında aşağıdaki cümlelerle bu konuda hissettiklerimi çok iyi ifade etmişti.
“Kendisi spor yapmış birisi, sekizinci gelen yarışmacının gayretini, becerisini küçümsemeyecektir. Olimpiyatın ticariliğini, performatifliğini biliyoruz elbette... Olimpik ruhu kurtaran, insanın yeteneğini işlemesini bir estetik tecrübe olarak minnettarlıkla izleyen seyircinin sarf ettiği temaşa emeğidir biraz da. İşte, bizde o emek gücü kıt! Hele ‘bizimkiler’ de yarışmıyorsa, iki tek dümenciliyi, 200 metre kelebeği kim izleyecek? Bir cimnastikçi, göğsündeki bayrağa bakmadan, hak ettiği samimi hayranlık uğultusunu tadabilecek mi?” .